Oluşturulan forum yanıtları

15 yazı görüntüleniyor - 61 ile 75 arası (toplam 173)
  • Yazar
    Yazılar
  • yanıtla: o mu? bu mu? #30444
    blankbaytar
    Katılımcı

    en saglıklısı oldugu için meyve suyu tabikide…

    Araba mı motorsikletmi

    yanıtla: 3 Harf #30443
    blankbaytar
    Katılımcı

    Pier Van Hoydonk.. pardon kelime olcaktı isim degil demi..
    Pasta Veren Hastane… :)

    V Ç D

    yanıtla: alttakine çamur at :) #30442
    blankbaytar
    Katılımcı

    ya arkadaslar taktınız sizde u çıplaklara ama..
    O benden kaynaklanmıyo. kamera giysileri gostermiyomus..
    Ne bileyim oyle oldugunu..

    Hey alttaki..
    Sen de sırf zevk olsun diye alttakine yalan yanlış çamur atıp duruyomussun.. işte bu cok ayıp :P

    yanıtla: Veteriner Teşkilatını Geri İstiyoruz!!! #30441
    blankbaytar
    Katılımcı

    teşekkürler psikopat fare ..
    Hemen formu doldurayım bende..

    yanıtla: Fenerbahçe Müzikleri #30438
    blankbaytar
    Katılımcı

    teşekkürler themem..
    Cok sagol

    yanıtla: NBA Superstarlarının Hayat Hikayeleri #30437
    blankbaytar
    Katılımcı

    önemli değil arkadaslar… siz sagolun

    yanıtla: turkcell mi telsim mi avea m?? #30435
    blankbaytar
    Katılımcı

    :) O konuda haklısın. rekabet olmasaydı dediklerin de biraz zor olurdu ama
    Sorunzuz bi iletişim için turkcell diyorum bende..

    yanıtla: Pier Paolo Pasolini #30293
    blankbaytar
    Katılımcı

    teşekkürler naernamarth
    bi okuyayım bi..

    yanıtla: Google Earth Pro + Crack Fix #30292
    blankbaytar
    Katılımcı

    :) Gercektende işe yarıyor..
    Bakalım bizim evi bulabilecemmi…

    yanıtla: 7000den fazla program arsivi.. #30291
    blankbaytar
    Katılımcı

    teşekkürler toxic..
    Ama bunda gercektende cok geniş bi arsiv var..
    adam iyi bi paylaşım sunmuşş

    yanıtla: Tüm Online Oyunlar [Türkçe Açıklamalı] #30290
    blankbaytar
    Katılımcı

    cok guzel bi paylaşım themem..
    Teşekkür ediyorum baya bi bilgi var burda diger online oyunlar ile ilgilide..

    yanıtla: Veteriner Hekimlerin Forumuna Hoşgeldiniz #30289
    blankbaytar
    Katılımcı

    themem
    Harikasın bunların hepsi super..
    Avatar bolumude cok hos olmus..
    Ama yazılımlar daha hos tabikide..
    Ellerine saglık

    yanıtla: FenerBahçe Fun Club #29974
    blankbaytar
    Katılımcı

    Merhabalar Themem.
    Benim imzamada ekleyebilrmisin kodları

    yanıtla: NBA Superstarlarının Hayat Hikayeleri #29477
    blankbaytar
    Katılımcı

    5.)CESUR YÜREK, BEN WALLACE

    ANNECİM ŞU SAHADAKİ CANAVARA BİR ŞEY SÖYLE BİZE ŞUT ATTIRMIYOR!!..

    Afro saça yepyeni bir boyut getiren “Big Ben” sahada ribaund alan, blok yapan, top çalan ve savunması ile rakibine aman vermeyen yani sahadaki tüm ağır işleri üstlenerek takımın hamallığını yapan ligdeki birkaç ağır işçiden biri. Diğer oyuncuların aksine onu yıldız yapan faktörler de bunlar.

    Bugünün NBA yıldızları kimlerdir? Hangi özellikleri onları yıldız statüsüne taşır? İlk bakışta çok kolay bir soru değil mi? Eminim cevaplar da hali hazırdadır. Kobe, Carter, T-mac, Francis yıldızlardır çünkü akrobatik smaçlarıyla taraftarları kendilerine hayran bırakırlar. Iverson, Pierce, Stackhouse gibi oyuncular yıldızlardır çünkü genelde 20 sayı ortalamasının altına düşmezler. Webber, Duncan ve O’Neil yıldızdır çünkü kendilerini tutan oyuncu kim olursa olsun fizik güçleriyle onları ekarte ederek potaya ulaşabilirler. Kidd, Bibby, Miller, Payton yıldızdır çünkü takımlarının en kısa yoldan sayıya gitmesini sağlarlar. Bu tür ofansif kriterlere göre yapacağımız değerlendirme uzar da uzar. Peki sadece sayıya yönelik oyuncular mı yıldız olur? Ya yukarıda saydığımız yıldızlara “çemberi göstermeyerek” onların canına okuyan oyuncuları hangi statüde değerlendirmeliyiz?

    SAVUNMA, SAVUNMA VE YİNE SAVUNMA…
    İsterseniz konumuzdan fazla uzaklaşmadan biraz efsanevi Chicago Bulls takımı hakkında sohbet edelim. Sizce o takımı bu kadar ulaşılmaz kılan sadece Jordan ve Pippen’ın skor gücü müydü? Ya da Tex Winter’ın triangle-offense’i mı?. Belki de Phil Jackson’ın Zen felsefesi ile oyuncularının beynini yıkamasıdır. Hatta durun bir saniye, kim bilir Jordan’ın tüm maçlarında Chicago şortunun altına giydiği söylenen North Carolina şortunun getirdiği bir uğur da olabilir. (Bu nasıl bir şorttur anlamam ya neyse) Son şıkkı çıkarttığımız zaman tabii ki yukarıda saydıklarımın hepsi çok önemli etkenler. Ama unutmayın ki Chicago o dönemde Jordan, Pippen ve Rodman’lı kadrosunda ligin en iyi 10 savunmacısından 3’ünü bulunduruyordu. Tersini iddia edersek bence “Harun evladım sen 50 sayı at gerisine de karışma, diğer arkadaşların savunma yapar.” diyen basketbol zihniyetinden bir farkımız olmaz. Günümüz basketbolunda artık savunma yapmak da en az hücum etmek kadar önemli. Eğer bir gün Ülker tesislerine yolunuz düşerse antrenman salonunun duvarlarında aynen şu sözlerin yazıldığına şahit olursunuz: ‘Her zaman isabetli şut atamayabilirsin ama her zaman savunma yapabilirsin.’ İşte günümüzün basketbol felsefesinin temelinde bu yatmakta. Önce savunma!!
    Bu yazımızın kahramanı da bu felsefeyi sahada en iyi uygulayan isimlerin başında geliyor. Hem de dünyadaki en zor ve fiziksel kuvvetin en ön plana çıktığı lig olan NBA’de. İşte karşınızda “Big” Ben Wallace…

    AZMİN ZAFERİ
    Bugünlerde dergilerde, gazetelerde ve internet sitelerinde sıkça bu yılın draft değerlendirmelerine rastlayabilirsiniz. Jao Ming acaba gerçekten ilk sırada seçilmeyi hakketti mi? Yoksa yeni bir Shawn Bradley vakası ile mi karşı karşıyayız. Fred Jones ve cılız Juan Dixon nasıl bu kadar yüksek sıralardan seçilebildi. Caron Butler geçmişteki vukuatları olmasa daha yüksek bir sıradan seçilebilir miydi? Ve dahası Draft’ta seçildiği sıradan memnun olmayan bir çok oyuncu. Eminim bunların çoğunu okumuş veya duymuşsunuzdur. Bizim zavallı Ben Wallace’ın bu tür dertleri maalesef hiç olmadı. Adamımız bırakın NBA’e birinci turdan girmeyi Draft’ta bile seçilemeyip şansını CBA’de denemek zorunda kaldı. Üstelik CBA draftında da ancak ikinci turda Oklahoma City tarafından seçilebildi. Ama Wallace’ın en önemli özelliği onun mücadeleci yapısıdır, o da pes etmeyerek çalıştı. NBA takımlarının düzenlediği yaz kamplarına katılarak kendini insanlara beğendirdi ve ancak bu sayede kendisine NBA’in kapılarını araladı. Üstelik bir kez içeri girdikten sonra da yan gelip yatmadı. Sürekli çalıştı, kendisini geliştirmeye uğraştı ve bu gayretinin sonuçlarına yavaş yavaş ulaştı. NBA ribaund ve blok krallığı, yılın en iyi savunmacısı ödülü, en iyi üçüncü beşte yer almak, Dream Team formasını giyme şansı ve 32 milyon dolarlık bir kontrat. Demek ki her şey draft’ta ilk sıralarda ya da birinci turda seçilmekle olmuyormuş. Tabii ki her oyuncu yüksek meblağlar karşılığında garanti bir anlaşmaya imza atmak ister ama bu tür bir anlaşma yapmak hem herkese nasip olmaz, hem de talih kuşu size konsa bile eğer siz bu fırsatı nasıl değerlendireceğinizi bilemezseniz, kontratınıza güvenirseniz bir süre sonra silinip gidersiniz.

    KÖTÜ ÇOCUKLARDAN, MUHALLEBİ ÇOCUKLARINA: DETROİT PİSTONS
    “Bugüne kadar gelmiş geçmiş NBA şampiyonları arasında en çok nefret ettiğiniz takım hangisidir?” tarzı anketlerin genellikle tek bir favorisi vardır: Detroit Pistons. Efsanevi guard Isiah Thomas’ın liderliğindeki, Bill Laimbeer, çılgın çocuk Dennis Rodman , Rick Mahorn, Joe Dumars ve Vinnie Johnson’lı bu kadro 1980’lerin genel basketbol anlayışından çok daha farklı bir stile sahipti. 80’lere damgasını vuran iki ekolden ne Earvin “Magic” Johnson’ın Showtime Lakers’ına ne de Larry Bird’in disiplinli Celtics’ine hiçbir zaman benzer bir oyun ortaya koymadılar. “Bad Boys” mükemmel savunma yapan, asla pes etmeyen, mücadeleci ve fizik gücü çok yüksek oyunculardan oluşan bir takımdı. Sahada rakiplerini yenmek için her yolu da denerlerdi. Hatta basketbol adıyla rakip takım oyuncularını adeta “dövdüklerine” şahit olurdunuz. Maalesef olaylar bazen birazcık çirkefleşirdi. Eee Rodman ve Laimbeer olur da kavga gürültü o takımdan hiç eksik olur mu? Tabii ki olmaz. İşte bu basketbol anlayışı Pistons’a şampiyonluklar kazandırdı. Ama her takımın başına gelen Pistons’ın da başına geldi. Zaman geçtikçe yıldızlar yaşlanıp basketbolu bıraktılar, kimi oyuncular ise başka takımlara transfer oldu. Dolayısıyla Detroit giderek eridi 90’ların ortasına gelindiğinde takımda şampiyon kadroda oynayan tek yıldız olarak şu an Detroit’in başında bulunan Joe Dumars kalmıştı. O da tam basketbolu bırakmak üzereydi ki, 1994 Draft’ında takımın hüviyetini tamamen değiştirecek bir oyuncu Pistons tarafından draftta seçildi: Grant Hill. Duke’te oynadığı oyunla Jordan’ın yerine geçebileceği iddia edilen Hill’in gelişiyle Dumars takımda kalarak ona “abilik” yapmayı kafasına koydu. Hill süper bir yetenek de olsa zengin bir ailenin kibar çocuğuydu. Sahada asla trash-talk yapmazdı. Rakiplerine hiçbir zaman hakaret etmeyen, onlara nazik davranan ve bu sayede sevilen bir oyuncuydu. Yani biraz evvel belirttiğimiz “Kötü Çocuklar” tarzına tam anlamıyla zıt bir yapıdaydı. Bu yüzden, önce San Antonio’ya ardından da Chicago’ya giden Rodman ondan hep nefret etmiştir. “Bu Hill denen çocuğu hiç sevmiyorum adam orda bizim (Bad Boys) şerefimizi iki paralık ediyor. Basketbol bu kadar da yumuşak oynanmaz ki!! Züppe herif. Maç içinde Argo konuşmak, itişip kakışmak ağır hakaretmiş. Onu bir gün sahada birisi dövecek veya güzelce öpecek! o zaman ben de keyifle oturup seyredeceğim.” Tam bizim Rodman’a yakışan sözler. Bu sırada takımın diğer yıldızı Alan Houston, New York’a gönderilir ve takıma ikinci yıldız olarak Sixers’ın postaladığı Stackhouse takasla getirilir. Ama Hill ve Stackhouse beklenilen uyumu gösteremez. Hill de her şeye en baştan başlamak için soluğu, durmadan sakatlanacağı ve kariyerini bitirme noktasına geleceği, Orlando’da alır. Takımın tek yıldızı yarı bitik bir Stackhouse’tur ve Pistons fazlasıyla “yumuşak” bir basketbol oynamaktadır. İşte Ben Wallace, Pistons’a geldiğinde durum kelimenin tam anlamıyla bundan ibarettir.

    Unutmayın Ben Wallace’ı, Ben Wallace yapan asla attığı şutlar değildir, bilakis başkalarına attırmadığı şutlar onu ünlü yapmıştır.

    Wallace 11 çocuklu bir ailenin 10. çocuğu olarak dünyaya geldi. Küçüklüğünde babası ve kardeşleri ile sık sık balığa, yüzmeye ve ava gider, her normal çocuk gibi atarisinin başından kalkamazdı. Ama onu yaşıtlarından ayıran bazı özellikleri de vardı. Küçük Ben fazlasıyla güçlü bir vücuda sahiptir ve hemen hemen tüm spor branşlarını son derece iyi bir şekilde yapmaya yatkındır. Hayatı boyunca da bu fiziksel üstünlüğünün avantajlarını sonuna kadar kullanır. Wallace lisedeyken hem Amerikan futboluna hem beyzbolla hem de basketbola ilgi duymaktadır. Bu üç sporda da o kadar başarılıdır ki her birinde eyalet karmasına seçilir. Aslında insanlar Wallece cüssesinde birisini gördükleri zaman onun hantal biri olduğunu düşünebilirler. Rakipleri de onu basketbol sahasında ilk gördüklerinde onun hantal ve sadece rakiplerini ite kaka yakınına düşen ribaundları alabilecek bir uzun olduğunu düşünmüşler. Bu konuda eski Pistons yıldızı, günümüzün Tv yorumcusu Bill Laimbeer’ın söyleyecek bir iki lafı var: “Wallace, ribaundlarla ilgili eski yargıların geçersiz olduğunu hepimize kanıtladı. Her zaman ribaund almanın sıçramaktan çok yer tutma ile ilgili olduğunu söylerlerdi. Ama Ben, ribaundlarını insanları potadan uzak tutarak aldığı kadar onlardan daha yükseğe sıçrayarak da alıyor. İnanılmaz bir sıçrama yeteneğine sahip olduğu kadar çok da çabuk. Bana fazlasıyla Dennis’i hatırlatıyor. Belki de Dennis’ten sonra gördüğüm bire birde en etkili savunmacı. Ama sanıyorum ki Ben kendini geliştirmeye devam edecektir çünkü gerçekten All-Star seviyesinde bir oyuncu olması için ne yapması gerektiğini biliyor. Maç başına aldığı 12-13 ribaund’un ve yaptığı 3-4 bloğun yanına en azından 10-12 sayıyı da eklemesi gerekli.”
    Yukarıda bahsi geçen fiziksel yetenekleri az kalsın onu bir Amerikan futbolu yıldızı yapacaktı. Lise takımında gösterdiği performans üniversitelerin ilgisini çeker. Auburn Üniversitesi ona burs teklif eder. Wallace okul yetkilileri ile yaptığı konuşmalarda hem basketbol hem de futbolu kastederek ikisinde de aynı anda oynayıp oynayamayacağını sorar. Onlardan aldığı olumlu cevap karşısında tereddütsüz okula katılım için gerekli kağıda imza atarak üniversiteye gönderir. Okulun yolunu tutarken hem basketbol hem de futbolda yıldızlaştığı günlerin hayalini kurmaktadır ama kampüse vardığı anda tüm hayalleri yıkılır. Okul yetkililerine basketboldan bahsettiği anda hepsi şaşırarak ona daha önce onunla hiç basketbol hakkında konuştuklarını hatırlamadıklarını, okulda basketbol oynamasının mümkün olmadığını onu futbol oynaması için aldıklarını söylerler. Anlaşmazlığın nedeni ise oldukça komiktir. Amerikan futbolunda bir takım oyuncularını iki farklı kadroya ayırır. Yeteneklerine göre defansif oyuncular ve ofansif oyuncular. Sahada top hakimiyeti kimdeyse ona göre bir takım sahaya sürülür. Wallace da telefonda “ikisini” de aynı anda oynayıp oynamayacağını sorduğunda okul yetkilileri onun hem hücum takımında hem de savunma takımında oynamak istediğini sanarak bunu sevinerek kabul etmiştir. Wallace o anki duygularını şöyle anlatır: “Bunları duyduğum zaman kulaklarıma inanamadım. Ben de oradan çekip gittim. Basketbola aşığım. Bu yüzden Amerikan futbolu ve basketbol arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığım zaman hiç tereddütsüz basketbolu seçtim. Wallece, Auburn’ü terk ettiği zaman hayatı hakkında kurduğu gerçek anlamda hiçbir planı kalmamıştı. Ta ki bir basketbol kampında gelecekteki idolü Charles Oakley ile karşılaşana dek.

    Oakley topu göğsüme fırlattı ve “hadi başlayalım” dedi. Herkes bizi izliyordu. O benim dudağımı patlattı ben de onun burnunu!..

    Oakley hepimizi karşısına oturtup azarlamaya başladı. Sürekli bizim çok yumuşak olduğumuzu hiç gayret gösterip çalışmadığımızı söyledi. Sonra da içimizde kimsede onunla teke tek oynayacak yürek olup olmadığını sordu. Ben de elimi kaldırdım. O da topu aldı ve göğsüme fırlattı: “Hadi başlayalım!”dedi. Herkesin önünde oynamaya başladık. O benim dudağımı patlattı ben de onun burnunu kanattım. Wallece’a o maçı kimin kazandığı her sorulduğun genelde aynı tepkiyi verir. Evvel suçlu bir çocuk ya da masum bir kedi yavrusu gibi acındırıcı gözlerle suçunu gizlemek istermiş gibi bakar ve cevap verir: “Ben kazandım.” Ama tuhaftır ki Wallace, Oakley’in burnunu sürtmüş olmaktan çok da memnun değildir: “Ben daha 17 yaşımdayken bile üzerimden şut atamazdı, şutlarını hep bloklardım.” Bu teke tek maç hakkında Wallece’ın Pistons’tan kankası Stackhouse tarafından yapılan yorum da ilginçtir: “Oak asla bizim Ben’i geçemez.”

    NCAA GÜNLERİ
    Evet sonuçta maçı Wallece kazandı ve Oakley’e gününü gösterdi. Ama Oak bu çocuğun gerçekten yetenekli olduğunu fark etmişti. Onu kanatlarının altına alarak korumayı ve ona yol göstermeyi kafasına koydu. Charles gidip Wallace’a hangi okula gittiğini sorar. O da olanları anlatarak artık önünde fazla seçeneği kalmadığını söyler. Bunun üzerine Oakley, Cleveland’daki bir arkadaşına telefon açar. Bu çocuğu izlemeleri gerektiğini anlatarak Wallece’ı oradaki bir kampa gönderir. Kampta başarılı olan adamımız kapağı Cuyahoga CC’ye atar. Orda 24 sayı, 17 ribaund ve 7 blok gibi inanılmaz ortalamalara ulaşır ve tekrar daha büyük okulların antrenörlerinin dikkatini çeker. Ama ne kadar iyi bir okula transfer olacaksa olsun benchte oturmak istemeyen Wallece, daha sezon bitmeden takımını terk eder ve soluğu Oakley’in yanında alır. Oakley de idarecilerle konuşarak onu mezun olduğu okul olan Virginia Union’a aldırır. Burada ceza hukuku eğitimi alan Ben, 12.5 sayı, 10.5 ribaund ve 3.7 blok ortalamalarına ulaşarak takımını NCAA Division 2’da Final Four’a taşır. Ama okulu basketbolda adı sanı duyulmamış bir okuldur ve Wallace oyunuyla NBA scout’larının çok da ilgisini çekmez. Dolayısıyla katıldığı 96 NBA Draft’ında seçilemez. Wallace üzülmekle beraber o an için NBA seviyesinde bir oyuncu olmadığının farkındadır bu yüzden bunu kendisine fazla dert etmez. Daha çok çalışmaya başlar ve Boston antrenörü M.L Carr onu takımın yaz kampına davet eder.

    BOY PROBLEMİ
    Bu arada Wallece’ı çağıran Carr, bu boyuyla onun pivot ya da power forvet oynamak için çok kısa olduğunu onu kampta off guard veya kısa forvet olarak deneyeceğini söyler. Aslında NBA kayıtlarında boyu 2.06 olarak gözükse de Wallece’ın gerçek boyunun ancak 2 metre olduğu söyleniyor. Hatırlayacaksınız “Sir” Charles Barkley’in boyu da öncelikle 1.98 olarak kabul edilirken bir süre sonra 1.96’ya inmiş en son ise gerçekte 1.92 olduğu ortaya çıkmıştı. Bu tür olaylar diğer bir çok NBA yıldızı için de geçerli. Kim bilir belki de bu arkadaşlar kemik erimesi hastalığından mustariplerdir. Vah zavallılarım vah…
    Tabii ki bu boyuna göre pozisyon seçme formülü ona pek yaramadı. Sonuçta Ben, kampta fazla forma şansı bile bulamayarak Boston kampından ayrıldı ve Washington’la antrenmanlara çıkmaya başladı. Çaylak sezonu Wallace için pek parlak geçmedi. O zamanki adı Wizards yerine Bullets olan Washington’da takımın ancak 12. adamıydı. 34 maçta forma görev alan Wallece maç başına ancak 5.8 dk sahada kalırken 1.1 sayı ve 1.7 ribaund ortalamalarına sahipti. Bu arada ismi, tanınmasa da basketbol camiasında kulaktan kulağa yayılmaktaydı. Washington’daki bu gizemli oyuncu, antrenmanlarda Juwan Howard ve Chris Webber da dahil olmak üzere çoğu oyuncunun canına okumaktaydı. Bir sonraki sezon sahada kaldığı süreyi tam 3 katına çıkartarak maç başına 15.8 dk oyunda kaldı. Indiana karşısında ilk kez bir maça ilk beşte başladı ve aldığı 12 ribaundla sahada en çok ribaund alan ismi oldu. Sezonda toplam 61 maça çıkarken bunların 16’sında ismi maça başlayan beşte yer alıyordu. Ortalamaları ise fazla kıpırdamamış, sayı ortalamasını ancak 3.1’e, ribaund ortalamasını ise 4.8’e çıkartabilmişti. Bullets’taki üçüncü sezonunda ise içindeki cevher biraz da olsa ortaya çıktı. Cleveland karşısında attığı 20 sayı ile kariyerindeki en yüksek rakama ulaşırken ribaund hanesinde de 10 yazıyordu. Bu sırada süre aldıkça double-double yapmaya başladı. Bucks karşısında 14 sayı ve 14 ribaund’luk, Toronto’ya karşı da 12 ribaund, 16 sayılık performanslar ortaya koydu. Sezon sonuna gelindiğinde aldığı süre 10 dk. daha artmıştı. Bu artış da beraberinde 6.0 sayı, 8.3 ribaund ve 1.96 blokk ortalamaları getirmişti. Washington bu sezonun sonunda büyük bir hata yaparak elindeki tüm yetenekli power forvetleri kaçırdığı gibi Wallece’ı da kaçırdı. Wizards, Orlando ile yaptığı takasta Wallace,Tim Legler, Terry Davis ve Jeff McInnis’i göndererek Magic’ten 1995-96 sezonunda Tuborg forması, geçtiğimiz yıl da Ülker forması giyen Isaac Austin’i kadrosuna kattı. Orlando da oynadığı 81 maçın tümünde kendisine ilk beşte yer bulan Big Ben, bu maçlarda 4.8 sayı, 8.2 ribaund ve 1.6 blok ortalaması tutturdu. Sonraki sezon Orlando da ayağına gelen fırsatı elinin tersiyle iterek Grant Hill yüzünden gözü kör olmuş bir şekilde Chucky Atkins ve Ben Wallace’ı Grant Hill’le takas etti. Tabii ki o dönem de Hill mi yoksa Wallace mı diye soracak olsaydınız akıl sağlığı yerinde olan herkes Grant Hill cevabını verirdi. Ama Orlando idarecileri en azından Wallace’ı kadrolarında tutmaya çalışarak takasa başka isimleri dahil etmeyi deneyebilirlerdi. Bu takasın sonucu ortada. Magic, astronomik bir anlaşmaya imza attırdığı Hill’i geçirdiği sakatlıklar yüzünden oynatamazken, Pistons şu anda ligin blok ve ribaund kralına sahip bulunmakta.

    PİSTONS’IN YENİ KÖTÜ ÇOCUĞU
    Pistons’taki ilk yılında Wallace 80 maçta oynarken bir kez daha oynadığı tüm maçlara ilk beşte başlar. Ama bu kez kendisine daha önce tanınmayan bir şansa sahip olarak sahada 34.5 dakika ortalamasıyla kalır. Sahada kaldığı süre bu kadar çok artınca Wallace da tüm marifetlerini daha iyi sergilemeyi başarır. Maç başına 13,2 ribaund ortalaması ile ligde ribaund krallığını zorlar ama Mutombo’nun arkasında 2.sırayı alır. Aldığı 1052 ribaundla toplamda ligin en çok ribaund alan ve bu sayede Pistons’ın Dennis Rodman’dan sonra 1000 ribaund barajını geçen ilk oyuncusu olur. Ayrıca sezon boyunca Dikembe Mutombo ile beraber arka arkaya 20 ve üzeri ribaund alabilen iki oyuncudan biridir ve Orlando maçında 28 ribaund ile kariyerinin en yüksek rakamına ulaşır. Bir sezon evvel 1.60 olan blok ortalamasını ise 2.30’a çıkarır. Pistons tarihine hem ribaund, hem top çalma hem de blok ortalamalarında takımın lideri olan ilk isim olarak geçer. Yılın Savunmacısı ödülü için yapılan oylamada ise 6 oy alarak beşinci olur. Ama maalesef bu performansı takımı için yeterli olmaz ve Detroit normal sezonu ancak 32 galibiyet ile kapatır. Geçtiğimiz sezon ise kariyeri için bir zirvedir. Takımın başına New Jersey, Portland ve Indiana’da 11 sezon asistan coach’luk yapan Rick Carlisle getirilir. Takımdaki bu yeni yapılanmada Stackhouse kendini bulur ve ilk kez egosunu bir kenara bırakarak olması gereken oyuncu gibi oynar. Corliss Williamson bench’ten gelerek inanılmaz bir katkıda bulunur ve takım Ben Wallace’ın liderliğinde sahada inanılmaz bir savunma uygular. Sonuçta da takım uzun bir aradan sonra 50 galibiyet barajına ulaşarak 1990 yılından sonra ilk kez Merkez grubu şampiyonu olarak tamamlar. Wallece sahada 36.5 dakika ortalamasıyla kalırken hücumda daha agresiftir, %53’lük bir şut yüzdesiyle 7.6 sayı averajı tutturur. 13.0 ribaund ve 3.48 ortalamaları ise onu her iki kategoride de NBA’in zirvesine taşır. Yakaladığı bu başarıyı ise daha önce NBA tarihinde ancak Hakeem “The Dream” Olajuwon, Kareem Abdul-Jabbar ve Bill Walton’ın yakaladığını söylersem sanırım Big Ben Wallace’ın ne kadar önemli bir başarıya imza attığını anlatabilirim. Üstelik Wallace’ın boyu diğer 3 oyuncu ile kıyaslanamayacak derecede de kısa. Bu mükemmel savunma performansı doğal olarak onu rekor bir şekilde “Yılın Savunmacısı” ödülüne ulaştırır. Oylama tamamlandığında en yakın rakibine 114 oy fark atmıştır. Wallace ayrıca tutturduğu 1.7 top çalma ortalaması ile bu kategoride de ilk 15 içindedir. Sezon içinde 2 defa haftanın oyuncusu seçilen Wallace, 24 Şubattaki Milwaukee maçında da 10 sayı, 17 ribaund ve 10 blok ile kariyerindeki ilk triple-double’ı gerçekleştirir. 24 Mart’ta Boston karşısında ise kariyer rekorunu bir kez daha egale eder ve 28 ribaund’a ulaşır.
    Tüm bu başarılarının yanında regular sezonda Doğu’da 2.sırayı alan Detroit ile kariyerinde ilk playoff maçına çıkar ve 21 Nisanda Toronto karşısında 19 sayı, 20 ribaundluk muhteşem bir oyun ortaya koyar. Kariyerindeki bu ilk playoff tecrübesinde çok başarılı maçlar çıkaran Wallace, ilk turda Toronto karşısında 8.2 sayı, 15.0 ribaund, 2.2 blok ve 2.2 top çalma; konferans yarı finalinde Boston karşısında 6.4 sayı, 17.2 ribaund, 3.0 blok ve 1.6 top çalma ortalamalarını yakalar. Evet Wallace kendini tüm NBA’e kanıtlamıştır, artık oda ligin yıldız oyuncular arasındadır.

    Majesteleri Michael Jordan’ın antrenörü Doug Collins onun hakkında şunları söylemekte: “Bence Wallace, Jason Kidd’le beraber sayı üretmeden oyunu domine edebilen az sayıda oyuncudan biri.” Başkan Joe Dumars daha Grant Hill’i Atkins ve Wallace ile takas ettiği gün basına takımın fazla yumuşak olduğunu ve aralarına katılan bu iki yeni oyuncuyla beraber takımın çok daha sert ve dişli olacağını söylemişti. Dumars oyunculuğunda zekasıyla oynayan bir isimdi. Şu ana kadar takımın başında olduğu sürede aynı muhteşem zekayı masa başında da kullanmakta. Bazı isimler daha şimdiden Wallace’ın Pistons tarihinde bir kilometre taşı olduğunu düşünüyor ama Wallace bu durumdan endişeli. En azından Joe Dumars’ın beklentilerini yükseltmesinden korkuyor: “Sanırım benimle anlaştıklarında kendileri bile benim tam olarak ne tür bir oyuncu olduğumun farkında değillerdi. Onlar sadece sahada çalışan ve biraz ribaund alan bir oyuncu istemişlerdi ama sanırım ben bundan daha fazlasına sahibim. Yeni koç, yeni bir takım ve yeni bir sistem benim de kariyerimde yeni bir sayfa açmama yardımcı oldu.”
    Aslında Wallace’ı yakından tanıyan insanlar sahada rakipleri için fazlasıyla korkutucu olan bu adamın saha dışında çok yumuşak bir ses tonuyla konuşan, eğlenceli ve maket araba yaparak vakit geçiren sıradan bir insan olduğunu söylüyor.

    “Sahada oynarken arkanızı ‘big ben’ gibi bir devin kolladığını bilmek güzel bir duygu. Her zaman böyle bir adamın karşımda oynamasındansa yanımda olmasını tercih ederim.” – jerry stackhouse

    Takımın birinci yıldızı Stackhouse ise tartışmasız ikinci yıldızı da Wallace. Stack bu konuda şöyle diyor: Sahada her zaman Big Ben’in nerde olacağını hissederim. Her defasında doğru zamanda doğru yerdedir bu sayede asistlerimin büyük bir kısmını ona yaparım. Onun orda olması bile çoğu şeyi bizim için kolaylaştırıyor çünkü bu sayede önümde bir koridor açılıyor. Eğer onun adamı yardıma gelmezse rahatça savunmacımla bire bir oynayabiliyorum eğer yardım gelirse de topu ona veriyorum ve o da sayıyı bizim hanemize ekliyor.” Wallace gerçekten pota altında yüksek isabetle oynuyor. Ama kaydettiği sayıların çoğunu tiplerden ve potayı kırarcasına yaptığı smaçlardan bulduğunu düşünürsek Big Ben’in hücumda zaafı olduğunu söyleyebiliriz. Kesinlikle kendisini geliştirmesi gerekli ve kendisi de bu eksikliğinin farkında. Bu konuda kendisi de şöyle demekte: “Eğer yıldız olmak istiyorsam hala kendimi geliştirmek zorundayım sahanın iki ucunu da dağıtamadığım sürece gerçek anlamda yıldız sayılmam. Zaten her antrenmandan sonra en az bir saat daha sahada kalarak şut ve serbest atış çalışıyorum.”
    Ben Wallace gerçekten ligin en önemli oyuncularından biri ama şu anda ne bir Hakeem O’lajuwon ne Kareem Abdul-Jabbar ne de bir Bill Walton. Hatta daha tam bir Dennis Rodman bile değil. Wallace bir savunma uzmanı olduğu kadar bir hücum silahı olduğu gün NBA tarihine hak edeceği yeri alacaktır. Son bir cümle de Mehmet Okur için. Umarım Memo, Detroit’e gittiği zaman Ben Wallace’tan savunma hakkında çok şey öğrenir. Çünkü Mehmet fazlasıyla yetenekli bir oyuncu NBA’de yıldız olmak için de diğer Avrupalılardan kesinlikle hiçbir eksiği yok. Yeter ki Oda Wallace gibi yürekli bir savaşçı olsun!.

    yanıtla: NBA Superstarlarının Hayat Hikayeleri #29476
    blankbaytar
    Katılımcı

    4.)NBA’İN #1 NUMARALI HÜCUM SİLAHI; TRACY MCGRADY

    Şu anda NBA’de 25 sayı, 5 ribaund ve 5 asist ortalamasıyla shooting guard oynayabilen sadece iki isim var. Birisi üç şampiyonluk yüzüğü sahibi Kobe Bryant diğeri ise Tracy McGrady. Üstelik McGrady, Shaquille O’Neil gibi NBA’in en güçlü pivotuyla hatta ve hatta en dominant oyuncusu ile oynama lüksüne de sahip değil. Yani Kobe gibi savunmacısı ikili sıkıştırmalara yardım için gittiğinde boş şut pozisyonları yakalamıyor. Aksine takımının tek büyük yıldızı olması nedeniyle ikili hatta kimi zaman üçlü sıkıştırmalarla boğuşmak zorunda. İşte bu yüzden geceleri yatmadan önce Grant Hill’in parkelere sağlam bir şekilde ve temelli olarak dönmesi için dua ediyor. Yine de Hill dönsün ya da dönmesin T-Mac yolunu bilir. Çünkü o NBA’in sayı kralı. Ve dikkat etmezseniz her an potanıza en az 30 sayı atmaya hazır!!

    Eyvah Dr. J Emekli Oluyor, Gitti Paracıklar!!
    Julius Erving, yani Dr.J, basketbol tarihinin “havada yürüyebilen” ilk büyük yıldızıydı. Ayaklarının yer ile teması kesildikten sonra yapabileceklerini hayal etmek bile o günün basketbol şartları içinde zordu. Sadece onu seyretmek için salonlara doluşan binlerce kişi vardı. O basketbolu birçok insana sevdirmiş bir süper stardı. Kimi basketbol yazarlarınca belki de yer yüzüne gelmiş en inanılmaz oyuncu olarak nitelendiriliyordu. Önce ABA’daki sonra da NBA’deki muhteşem yılların ardından Dr. J’de her ölümlü gibi yaşlanarak NBA’deki kariyerinin sonuna doğru yaklaşınca insanlar birden paniğe kapılmaya başladı. Ligin en spektaküler yıldızını kaybedeceklerdi. “Ya bir daha asla onun gibisi bu lige gelmezse” sorusu kafalarda dolaşıyordu. Dr.J’in oynadığı her sezon NBA’e yönelen ekstra ilgi, izleyici ve para demekti. Dr. J’in basketbolu bırakması ise NBA’in popülaritesinin azalmasına yol açabilirdi. Ama önce Larry Bird’ün sonra da Magic Johnson’ın sahneye çıkmasıyla pazarlayabilecekleri yeni bir Chamberlain & Russell rekabeti yaratmayı başarabildikleri için NBA yönetiminin korktuğu başına gelmedi ve Dr. J bir kaç sezon daha bu yeni yıldızlarla boğuşup emekliye ayrıldığında NBA’deki seyirci oranları önceki yıllara oranla artış bile göstermişti. 90’lı yıllara gelinirken bu kez de Bird ve Magic’in yaşlanıyor olmasının yarattığı telaş vardı. Ama NBA bir kez daha süper bir yıldız yaratarak durumu kurtardı: Michael Jordan!!
    Veliahtı ararken
    Majestelerinin basketbol tarihindeki önemini belirtmeye sanırım gerek yok. MJ basketbolu bıraktığını açıkladığında binlerce kişi basketbola küstü, geri dönüşlerinde milyonlarca insan sevince boğuldu. Maalesef bu kez majesteleri gerçekten basketbolu bıraktı ama NBA hala yeni süper yıldızını bulamadı. Önce Duke’un beyaz atlı kibar prensi Grant Hill yeni veliaht olarak takdim edildi ama geçen her sezonun ardından Hill’in aradıkları isim olmadığını anladılar. Sonra havada bir kaç adım attıktan sonra yaptığı smaç jenerik olan Anfernee “Penny” Hardaway üzerinde kısa bir promosyon bombardımanı yapıldı. Ne yazık ki Penny de Orlando’yu Shaq olmaksızın bir yere taşıyamayarak NBA yönetimini büyük hayal kırıklığına uğrattı. Sonra Allen Iverson basketbol yeteneğinin yanında “Generation X” olarak adlandırılan ve eskiler tarafından kayıp gençlik diye nitelendirilen kuşağın olumlu olumsuz bir çok özelliğini de taşıdığı için “yeni yüzyıla yeni bir kahraman” mantığı ile topluma sunuldu. Iverson’ın sorunlu geçmişi nedeniyle adeta bir saatli bomba olması “temiz topluma temiz kahraman” diyenleri tedirgin etti. Ardından iki North Carolina’lı; Jerry Stackhouse ve Vince Carter ard arda “Yeni Jordan” ambalajı ile market raflarındaki yerini aldı. Onlar hala beklemedeyken Kobe Bryant isimli bir liseli herkesi sollayarak 3 şampiyonluğa ulaştı ve veliahtlık yarışında herkesin bir adım önüne geçti. Ne var ki Kobe’yi de gölgeleyen Shaquille O’Neil isimli “büyük” bir etken vardı. Bu arada hem kişilik hem yetenek bakımından üstün özelliklere sahip bir oyuncu medyanın gözünün önünde durmasına rağmen uzun süre -maç başına 20’li sayılara çıkana dek- farkedilemedi. Çünkü artık günümüz toplumunda, A malının B malından iyi olması önemli değil. Asıl önemli olan elinizdeki malı diğerinden iyi pazarlamak. NBA’in pazarlamacıları ise geç uyandı. Şu an ligdeki belki hiçbir oyuncu maç içinde onun gibi smaç yapamıyor. Tek başına rakiplerini bozguna uğratıp takımını play-off’a taşımıyor. O adeta tek başına bir takım: Ve karşınızda Tracy McGrady. Namı diğer T-MAC!!
    Big Mac’ten T-Mac’e
    Tracy Lamar McGrady Jr., 24 Mayıs 1979’da Orlando ve Tampa arasında göllerle çevrilmiş küçük bir kasaba olan Auburndale’de doğdu. Tracy’nin ailesi o daha 4 yaşındayken boşandıkları için annesinin ve büyükannesinin yanında büyüdü. Aslında annesi Disneyland’de çalıştığı için büyükannesi Tracy’nin hayatında adeta ikinci bir anne olarak çok önemli bir rol oynadı. Bu arada T-Mac babasının, annesiyle ayrı olmasına ve kendisine ait hir hayata sahip olmasına rağmen ilgisiz bir baba olmadığını ve kendisiyle her fırsatta ilgilendiğinin de altını çiziyordu. Tracy küçüklüğünde spor yapmaya basketbolla başlamadı. Onun ilk göz ağrısı baseball’du ve onu seyreden tüm antrenörler gelecekte çok büyük bir baseball yıldızı olabileceği konusunda birleşiyorlardı. Tabii hayat Tracy’nin önüne çok daha farklı bir senaryo çıkarttı. Yine de T-Mac’in baseball’a karşı bugün bile büyük bir sevgi beslediği gerçek. O kadar ki eğer kendisine profesyonel beyzbol takımlarından teklif gelirse bu teklifi kabul edeceğini çünkü en büyük hayalinin aynı anda basketbol ve beyzbol oynamak olduğunu söylüyor. Zaten Tracy, Baseball ligindeki lakabını bile yıllar önceden belirlemiş: “Big Mac”
    ADIDAS ABCD
    Tracy’nin basketbol macerası tam anlamıyla lise 3. sınıfta başlamakta. Auburndale lisesine giden T-Mac, o yıl 23.1 sayı, 12.2 ribaund, 4.9 blok ve 4.0 asist ortalamalarıyla oynayıp takımını galibiyetlere taşıyınca yerel haberlerde adı anılmaya başladı. Ama bu mükemmel ortalamalara rağmen NCAA Division I takımlarından kendisine ilgi gösteren pek olmamıştı. Sadece aynı bölgede olan Florida ve Miami üniversiteleri kendisini birkaç kez izlemek üzere temsilci yollamıştı ama ortaya somut bir şey çıkmadı. Yıl sonunda düzenlenen Adidas ABCD Turnuvası ise T-Mac’in hayatını değiştirdi. Karşılaşmalarda yaptığı akıl almaz hareketler seyircilerin büyük tezahuratlarıyla ayakta alkışlanıyordu. MVP seçildiği bu turnuva sonrası T-Mac, şu an Clippers’ta oynayan Lamar Odom’un ardından bir anda Amerika’nın ikinci büyük lise oyuncu olarak anılmaya başladı. Bu sırada onun oyunundan etkilenen Mt. Zion Hristiyan Akademisi, Tracy’e burs teklif ederek lisedeki son yılını kendilerinde geçirmesini istedi.

    “Koleje gitmeyi düşünüyordum ama benim hayalim zirveye ulaşmaktı. Şu anda bu hayalimi gerçekleştirme şansına beklediğimden dana önce sahip oldum.” Tracy McGrady

    Papa I. Tracy McGrady!!
    Sıkı, disiplinli, aşırı dindar hatta kimi zaman insanı depresif bir hale sokan bu kilise okuluna kayıt yaptıran Tracy, başlarda çok zor günler geçirse de basketbol sayesinde öyle ya da böyle okuluna alışmayı başardı. Mount Zion’u maç başına 27.5 sayı, 8.7 ribaund, 7.7 asist istatistikleriyle 20 galibiyet ve 1 mağlubiyetlik bir seriye sürükledi. Mount Zion, Amerika’nın en yüksek tirajlı gazetelerinden USA Today’in anketlerinde ikinci sıraya kadar çıktı. Bu arada T-Mac şov devam ediyordu. McGrady, 54 takımın katıldığı Reebok Holiday Prep. Turnuvasında takımını şampiyon yaparken sahada 37 sayı ve 17 ribaund gibi inanılmaz performanslar ortaya koydu. Daha da spektaküler olan şey coach’unun Tracy’i maç esnasında tüm pozisyonlarda oynatmasıydı!. Böylelikle USA Today tarafından yılın lise oyuncusu ve AP tarafından da North Carolina Eyaleti yılın oyuncusu seçildi. Tabii doğal olarak Mc Donalds All-America maçına davet edilerek Baron Davis, Elton Brand, Lamar Odom, Brendan Haywood ve Larry Hughes gibi oyuncularla ter döktü. Bir yıl önce hiç bir büyük NCAA takımının ilgisini çekmeyen Tracy McGrady için artık takımlar sıraya girmeye başlamıştı ve sezon daha bitmeden Tracy’nin Rick Pitino’nun Kentucky’sine katılacağı neredeyse kesin gibiydi. Ama tam bu sırada ortaya çıkan NBA scoutları ortalığı karıştırdı. Mount Zion’un son maçları meraklı scoutların saldırısına uğradı. Tracy ‘nin kulağına birinci turda ilk beş sıra içerisinde seçilebileceği de fısıldanınca T-Mac, NCAA düşünü ve Kentucky’i bir kenara bırakarak NBA Draftına katılmaya karar verdi. McGrady basın mensuplarının NBA’e gitmek için erken olup olmadığı şeklindeki sorularına: “Sanırım bu ben ve ailem için en iyi karar. Koleje gitmeyi düşünüyordum ama benim hayalim zirveye ulaşmaktı. Şu anda bu hayalimi gerçekleştirme şansına beklediğimden daha önce sahip oldum.” sözleriyle cevap veriyordu.
    Krause’un suya düşen, Pippen–McGrady takası
    Tracy, 1997 NBA draftına katılarak Kevin Garnett’le başlayan Kobe Bryant ve Jermaine O’Neil’la devam eden liseli yıldız zincirine eklenen yeni bir halka oldu. Draft gecesine yaklaşılırken Tracy McGrady’nin en büyük taliplisi Chicago Bulls’tu. Michael Jordan, Scottie Pippen ve Dennis Rodman’lı efsanevi kadro yıldan yıla yaşlanmaktaydı. Bir anda Jordan’ın veya Pippen’ın emekli olmasıyla büyük bir çöküş yaşamaktan korkan Chicago GM’i Jerry Krause, draft planlarını Tracy üzerine kurmuştu ve takımın geleceğinin T-Mac olduğu inancındaydı. Bu yüzden Scottie’yi Vancouver’a gönderip onların 4. sıradaki seçme haklarıyla T-Mac’i kapmayı düşünüyordu. Ama bu plan Jordan’ın kulağına gidince majestelerinin tepkisi korkunç oldu. Hemen Krause’u arayarak böyle bir takasın gerçekleşmesi halinde bir sonraki gün düzenleyeceği bir basın toplantısıyla emekliliğini açıklayacağını söyleyerek tehdit etti. Çünkü Pippen, Jordan’ın en yakın arkadaşlarından biriydi. Birlikte iyi-kötü anıları vardı ve aslına bakarsanız bu birliktelik her iki oyuncunun kariyerine de karşılıklı olarak çok şey katmıştı. Krause bu telefon konuşmasının ardından artık T-Mac’in bir hayal olduğunu anlamıştı. NBA’in en büyük yıldızını gelecekte ne olacağını bilmediği bir yıldız adayı uğruna feda edemezdi. Bunu üzerine T-Mac’i cep telefonundan arayarak üzgün olduğunu, artık onu draft edemeyeceklerini söyledi. Tracy işe şoktaydı çünkü bu telefon konuşmasını yaptığı sırada Drafta sadece 8 saat vardı ve o an bir hastanede Bulls doktorları tarafından sağlık kontrolünden geçiriliyordu.

    “Hayatımda ilk kez basketbol oynamaktan keyif almıyordum. Tanrım ligin en kötü takımıydık!! Madem beni seçti niye oynatmıyordu ki?! Play off’lara falan da gittiğimiz yoktu. Öyleyse beni biraz takıma koysaydı. Sisteme alışırdım böylelikle. Sonraki sezon da takıma daha iyi bir oyuncu olarak katkıda bulunabilirdim” Tracy McGrady

    Darrel Walker Bunalımı
    Chicago tarafından hayal kırıklığına uğratılan McGrady, ilk 10 sıra içerisinde seçilme ümitlerini kaybedip ilk tur için dua etmeye başladığı bir anda 9.sırada Toronto Raptors tarafından seçildi. Bu sırada Isiah Thomas, Damon Stoudamire ve Marcus Camby’nin etrafında yeni bir takım oluşturmaya çalışıyordu. Takımın başına getirilen Darrel Walker ise, genç dinamik ama tecrübesiz bir coach’tu. Büyük umutlarla girilen 1997-98 sezonuna 2 galibiyet ve 22 mağlubiyet ile başlanınca bir anda gelecekle ilgili kurulan pembe hayaller unutuldu ve takımda, Isiah Thomas’ın yöneticiliği bırakması ve en büyük yıldızları Damon Stoudamire’ın takas olmak istediğini söylemesiyle, büyük bir dağılma başladı. En sonunda Raptors’ta kalan tek elle tutulur oyuncu 16.5 sayı ortalaması ile takımının en büyük skor gücünü teşkil eden Doug Christie’ydi. Haliyle basın, Darrel Walker’a eleştiri oklarını yönelterek Walker’ın üzerinde güzel bir atış talimi yaptı. Walker da hırsını elinin altındaki çaylak McGrady’den çıkartmaya başladı. Onu antrenmanlarda hırpaladı. Belki de herkesten çok bağırdı, çağırdı. T-Mac, Walker’ın odasında durumdan rahatsız olduğunu söylediğinde aldığı tek cevap daha sıkı çalışması gerektiği yönündeydi. Tracy bu dönemi hayatının en kötü günleri olarak niteliyor: “Hayatımda ilk kez basketbol oynamaktan keyif almıyordum. Tanrım ligin en kötü takımıydık!! Madem beni seçti niye oynatmıyordu ki?! Play off’lara falan da gittiğimiz yoktu. Öyleyse beni biraz takıma koysaydı. Sisteme alışırdım böylelikle. Sonraki sezon da takıma daha iyi bir oyuncu olarak katkıda bulunurdum. ”
    Kobe Psikolojik Yardım Servisi
    T-Mac bu zor günlerini o zamanki en iyi arkadaşlarından Kobe Bryant’ın da yardımıyla atlatmaya çalıştı. Kobe de liseyi bitirdikten sonra sonra Kolej yerine doğrudan NBA’e geçiş yaptığı için kimi zorluklara göğüs germek zorunda kalmıştı. Bu yüzden T-Mac, kendisini en iyi anlayacak kişinin Kobe olacağını düşünüyordu. Bu dönemde T-Mac her fırsatta Kobe’nin evinde yatıya kalmaktaydı. İkili eski karate filmleri seyredip play station oynayarak, birbirleriyle kızlardan tutun da hayatın anlamına kadar derin konularda dertleşerek vakit geçiriyorlardı. Tabii her fırsatta da beraber idman yaptıklarını söylememize gerek yok sanırım. Bugün bu arkadaşlık ilişkisinin nasıl olduğunu merak ediyorsanız. Doğal olarak eskisi gibi değil. Tracy, Kobe’yi sevdiğini belirtmesine rağmen onun değiştiğini söylüyor. Zaten Kobe’nin de üç şampiyonluk yüzüğüne rağmen NBA’in hem en sevilen hem de en çok nefret edilen genç yıldızı olmasının nedeni kişiliğindeki bu değişim. Konumuza geri dönersek; Tracy, Walker’la olan problemlerini kendi eksikliklerine ve yeteneksizliğine bağlıyordu ve gittikçe kendisine olan güvenini kaybetmekteydi. Walker da T-Mac’in gözünün yaşına bakmıyordu. T-Mac’in neredeyse depresyona girdiği bu günler, Walker’ın “şutlanmasıyla” sonra erdi.
    Butch Bizi Gözetliyor
    All-Star haftasonundan sonra Walker’a kapının gösterildiğini ve yerine çok sevdiği asistan coach Butch Carter’ın getirildiğini öğrenen T-Mac seviçten havalara uçuyordu. Butch Carter’ın ilk yaptığı iş Tracy’e ne kadar güvendiğini ve onun ileride bir yıldız olacağına inandığını söylemek oldu. Ve ondan tek bir şey rica ettiğini, her idmandan sonra yaklaşık bir saat şut atmasını istediğini söyledi. Tabii Tracy’nin bilmediği birşey vardı. Butch Carter, Tracy’nin çekingenliğinin farkında olduğu için salonun çeşitli noktalarına doğrudan kendi odasına bağlanan kameralar yerleştirtmişti. Böylelikle Carter, T-Mac’i tedirgin etmeden şut idmanlarını takip edebiliyordu. Butch Carter’ın Tracy üzerindeki ilgisi bu kadarla da kalmadı. Carter, Tracy için kendisini ifade etmekte zorlandığını farkederek özel bir basın danışmanı ve beslenme düzenine dikkat etmesi için de bir aşçı tutmuştu. T-Mac çalkantılı geçen çaylak sezonunu 7.0 sayı, 4.2 ribaund ve 1.5 asist ortalamasıyla tamamladı. Sezon bitimiyle beraber Carter, Florida’da Tracy’nin evini ziyaret ederek onu yaz ayları boyunca özel olarak çalıştırdı. Onu kardeşine ait basketbol yaz kampına götürdü. Birlikte T-Mac’in gelişimi için neler yapabileceklerini konuştular. Böylelikle Tracy’nin ona duyduğu güven gün geçtikçe artıyordu.
    Kuzen Vince
    Belki hatırlarsınız bir dönem Chicago’da yaşayan ve bir gazetede çalışan Larry ve Balky isimli iki sempatik kuzeninin komik maceralarını konu alan bir televizyon dizisi vardı. Bu dizide, ne olursa olsun her bölümde kuzenler, birbirlerini koruma iç güdüsüyle hareket ederek karışık olaylardan kurtulmayı beceriyorlardı. Tracy’nin kuzeni Vince Carter, North Carolina’da geçirdiği başarılı NCAA kariyerinin ardından NBA’e ilk adımını attığında ve draftta takas yoluyla Raptors’a geldiğinde aklımda bu dizinin Toronto versiyonu canlanmıştı bir anda. Vince, NCAA’de en sevdiğim oyunculardan biriydi. Antawn Jamison, Ed Cota ve Shammond Williams’la beraber Tar Heels’de ortaya koyduğu oyun bir çok kişiyi büyülemişti ve Vince de McGrady gibi çemberi gördüğü zaman acıması olamayan bir oyuncuydu. Bu yüzden ikisinin birlikte oynadığı maçlar hele T-Mac bir yaz boyunca şut idmanı yapıp ağırlık çalışarak kendisini güçlendirdikten sonra şova dönüşmeye adaydı. Ama Tracy 1998-99 sezonunda hep spektaküler kuzeninin gölgesinde kaldı ve bir türlü hedeflediği ilk beş içindeki yeri alamadı. Kuzeni VC, 18.3 sayı ve 5.7 ribaund ortalamalarıyla Yılın çaylağı ödülünü (Rookie of the year) kaparken NBA’deki ikinci sezonunda T-Mac, 9.3 sayı ve 5.7 ribaund ortalamarıyla ancak benchten katkı yaptı.
    Merhaba Playoff
    Tracy, 1999-00’e yine takımın benchten gelen gizli silahı olarak başladı. Ama T-Mac, sezon ilerledikçe takım için ne kadar önemli bir oyuncu olduğunu gösterdi. Öncelikle pivot dışındaki tüm pozisyonlarda oynayabiliyordu. Sonra savunması da yaptığı ağırlık idmanlarıyla güçlenmesi sonucunda gelişmişti. T-Mac, hem kritik anlarda ekstra sayılara imza atıyor hem de rakibin en skorer isimlerine göz açtırmıyordu. Saha içindeki bu gayreti sonunda kendisini ilk beşe taşıdı ve kuzeni Vince Carter’la beraber NBA’in en tehlikeli ikililerinden birini oluşturdular. Bu ikilinin ne kadar etkili olduğu All-Star haftasonunda gözler önüne serilecekti. Slam Dunk yarışmasına katılan Vince&T-Mac birbirinden enfes smaçlara imza attı. Vince, finalde Steve Francis ile giriştiği inanılmaz mücadeleden galip ayrılırken T-Mac 3.lükle yetinmek zorunda kaldı. Tabii Vince’in kendisine şampiyonluğu kazandıran son smaç denemesinde T-Mac ‘in yardımını istediği ve Vince’e verdiği mükemmel bounce pass ile kuzeninin şampiyonluğunda önemli bir rolü üstlendiğini belirtelim. Yalnız bahsettiğimiz bu smaç sonrasında Vince’in bu ekstra hareketle Tracy’i kullandığı. Birlikte daha sıkı çalışmaları halinde ikisinin de finale çıkabileceği ama Vince’in bencillik yaparak en “baba” hareketi kendisine sakladığı yönünde dedikodular da ortada dolaşmaya başlamıştı. Sezon sonuna gelindiğinde Vince’in 25.7 sayı ortalaması ve Tracy’nin 15.4 sayı, 6.3 ribaund ve 3.3 asistlik çok yönlü oyunu Toronto’ya tarihinde ilk kez playoff’a katılma hakkını kazandırdı. Ve ilk turdaki rakip güçlü New York Knicks’ti. Takımın 1 numaralı yıldızı Vince, seride inanılmaz derecede heyecanlı ve gergin gözükürken %30 gibi düşük bir şut yüzdesiyle oynadı. T-Mac ise kuzeninin aksine oldukça rahattı bu kez. Sanki sinirleri alınmış gibiydi ki bu rahatlığın sebebi belki de daha playofflar başlamadan Toronto’dan ayrılmayı kafasına koymuş olmasıydı. T-Mac, serinin daha ilk maçında 25 sayı ve 10 ribaundla oynayıp sahada olduğu dakikalarda Knicks’e büyük eşleşme problemleri yaratacağını gösterdi. Ayrıca Knicks’ten hangi oyuncuyu savunursa savunsun bunda başarı sağlaması bir başka artısıydı. T-Mac “Kaybedecek hiç bir şeyim olmadığını hissediyordum. Özgürdüm.” sözleriyle bu serideki ruh halini anlatıyordu. Ama daha komplike bir takım olan Knicks, Vince’in durduğu bu seride T-Mac’in çabalarına (16.7 sayı, 7.0 ribaund, 3.0 asist) rağmen Toronto’yu 3-0 ile süpürdü. Serinin hemen ardından Tracy, Toronto’daki tüm eşyalarını toplayak Florida’ya uçtu. Bu onun bir Raptor olarak son kez Toronto’ya gelişiydi…

    “Toronto’dan ayrılamam kişisel birşey değildi. Ama evimden bu kadar uzakta, soğukta, ailem olmadan -sahip olduğum tek aile takımken- burada yaşamak çok zordu.” Tracy McGrady

    Elveda Toronto
    Tracy artık free agent olmuştu. Ve aslına bakarsanız Toronto’daki hemen hemen hiçbir şeyden memnun değildi. Her ne kadar Tracy: “Toronto’dan ayrılamam kişisel birşey değildi. Ama evimden bu kadar uzakta, soğukta, ailem olmadan -sahip olduğum tek aile takımken- burada yaşamak çok zordu.” diyerek takımdan ayrılmasıyla Vince’in hiçbir ilgisi olmadığı ima etse de Carter’ın gölgesinde kaldığı yönünde basında yer alan haberler moralini bozuyordu. Üstelik Vince the Prince’in en formda olduğu dönemdi. Düşünün neredeyse her hafta NBA Action Top 10’a 2-3 kez konuk olan Vince’in kimi hareketleri T-Mac’in yediği bir bloktan ya da kaçırdığı bir şuttan sonra kaptığı topla yaptığı smaçlardı ki T-Mac, televizyonda bu pozisyonları izlerken bile sinirlerini bozulmaya başlamıştı. Bunların üstüne bir de çok sevdiği Butch Carter’ın menajerlik talepleriyle Raptors yönetimine başvurmasının ardından takımdan kovulmasını da eklerseniz Tracy’nin Raptors’la tekrar anlaşması imkansızdı. Tabii bir de bütçelerinde yer açarak Tracy ve Duncan’ı kapmayı hedefleyen Chicago ve Orlando’nun cazip tekliflerini belirtmemize gerek yok. Şimdi Tracy’nin önünde iki seçenek vardı. Chicago’da Michael Jordan karşılaştırması altında ezilmek ya da yıldızsız Orlando’da kral olmak…

    “Gitmedim çünkü Chicago’nun Orlando’ya göre hiçbir artısı yoktu. Ben her yıl Playoff’lara katılan takımlardan birine gitmek istiyordum. Bence Orlando da bunun için uygun bir takımdı. Diğer bir nedeni de Florida’nın evime yakın olması. Evime, arkadaşlarıma ve aileme…” Tracy McGrady

    Orlando’nun yeni sihirbazı
    NBA’in en genç takımlarından Orlando Magic, lige dahil olduğu tarihten günümüze kadar, akıllı oyuncu seçimleri, yüksek bütçesi ve Florida takımı olması sayesinde hep “elit” bir konumda olmayı başardı. 14 sezon boyuna sadece ilk üç sezonunda .500 galibiyet yüzdesinin altında kalan Magic, takıma kattığı genç yıldızlarla çok hızlı bir şekilde şampiyon adayları arasında yerini aldı. Önce skorer Nick Anderson ve üç sayı bombacısı Dennis Scott’la güçlendiler. Sonra Shaquille O’Neil denen tuhaf isimli ama çok sempatik bir uzun onları NBA’in en tehlikeli takımlarından biri yaptı. Ardından 1993-94 sezonunda Chris Webber takasıyla takıma süper guard Anfernee “Penny” Hardaway de dahil edilince Orlando, NBA Finali oynayan kadrosunu kurmuş oldu. Ama iki sezon içinde bu süper kadro dağıldı. Shaq, Lakers’a gitti. Takımın çekirdek oyuncuları yapılan takaslarla değişti. Tek başına çırpınan Penny de sonunda vazgeçip Arizona çöllerinin yolunu tuttu. Bu arada Orlando yönetimi FA olacak Tim Duncan için salary cap’te önemli bir boşluk yaratma çabasıyla takımı kuvvetlendirmiyordu. Ne var ki Orlando hedeflediği Duncan’ı kadrosuna katamadı. Ve farklı bir strateji izleyerek Detroit’in süper yıldızı Grant Hill’e ve “memleketinde” oynamak isteyeceğini düşündükleri T-Mac’e bol sıfırlı anlaşmalar önerildi. İki oyuncunun da aklını çelerek takıma getiren Orlando, böylelikle sezon öncesinde doğunun en büyük şampiyon adayı haline gelmişti. Tracy kendisini yıllardır çok isteyen Chicago yerine Orlando’ya gitmesinin nedenini şöyle açıklıyor: “Gitmedim çünkü Chicago’nun Orlando’ya göre hiçbir artısı yoktu. Ben her yıl Playoff’lara katılan takımlardan birine gitmek istiyordum. Bence Orlando da bunun için uygun bir takımdı. Diğer bir nedeni de Florida’nın evime yakın olması. Evime, arkadaşlarıma ve aileme…” Tabii T-Mac, sevgilisi Clarenda Harris’le daha çok zaman geçirebildiği için de oldukça mutluydu. Tracy daha NBA’e adım atmadan önce kendisine araba bakmaya gittiği bir oto galerisinde tanıştığı bu kıza o günden beri aşık. Harris’in konuşma yöntemleri uzmanı olması ve Tracy’e basın toplantılarında hangi ses tonuyla nasıl konuşacağını göstermesi çoğu zaman T-Mac’in oldukça işine yarıyordu. Çiftin ilk randevusu da oldukça ilginç. O zamanlar daha “ züğürt” olan Tracy, kız arkadaşını ucuz bir spor barına götürmüş ve birlikte tavuk kanadı yiyip 1997 NBA Final Serisinin ilk maçını seyretmişler. Ne kadar romantik değil mi?? Sanırım normal şartlar altında bundan daha kötü bir ilk randevu ancak işkembe salonunda gerçekleşir. Yalnız Tracy’nin bu olaydan yıllar sonra kızı 5 kıratlık bir elmaz yüzükle kandırarak evlenmeye ikna ettiğini de belirtmeden geçmeyelim.
    Bu arada Vince Carter kendisiyle bir kez bile konuşmadan Toronto’dan ayrılan kuzenine oldukça kızgındı. Vince ve T-Mac aylarca birbirleriyle konuşmadılar. Bu durum böylece devam etti ta ki Vince “Like Mike” filminin çekimleri için gittiği Los Angeles’taki bir gece kulübünde T-Mac’le karşılaşıp iki süper yıldız, komedyen Eddie Griffin tarafından barıştırılıncaya kadar.
    Carter’ın gölgesinden kurtulmak ve tek olmak
    Grant Hill’le birlikte oynayacak olmak T-Mac’i hem heyecanlandırıyor hem de endişelendiriyordu. Hill gibi tecrübeli bir oyuncu kendisine çok şey öğretebilirdi ama Tracy’nin Orlando’ya gelmesinin nedeni Vince Carter’ın gölgesinden kurtularak tek başına yıldız olabileceği bir takımda oynaktı. Bu kez de Hill’in gölgesinde yıllarını harcamak istemiyordu. Ama Hill, Detroit’e kazık attığı için takdir-i ilahi mi dersiniz, T-Mac’e verilen bir şans mı? Yoksa “dandik” ayakkabılar sonucu meydana gelen bir sakatlık mı yorumu size bırakıyorum; Hill, sadece 4 maç oynadıktan sonra bir daha kendisini adam gibi toparlayamayacağı ve sürekli tekrarlanan meşhur sakatlığını yaşadı ve takımın tüm sorumluluğu bir anda T-Mac’in omzuna yüklendi. T-Mac ise halinden memnun bir şekilde sahaya çıkıp önüne gelen tüm takımların üzerine kabus gibi çökmeye başladı. Tracy attığı 30’lu 40’lı sayılarla takımını galibiyetlere taşıyınca Orlando coach’u Doc Rivers, T-Mac’in şımartılmasından ve basın tarafından ona kaldırabileceğinden çok sorumluluk yüklenmesinden korktuğu için açıklamalarda bulunmaya başladı: “Ben takımda kimseden yıldız olmasını beklemiyorum. Sadece onun iyi oynamasını istiyorum ve ümit ediyorum ki oyunu onu bir yıldız haline getirir. Birçok oyuncudan yıldız olmasını bekleyebilirsiniz ama olamazlar. Sizin yapmanız gereken onları en etkili oldukları pozisyonda oynatmak. Böylelikle verimli olabilirler. Eğer bu şekilde yıldız olmayı başarıyorlarsa bu herkes için muhteşem. Bence Tracy, yıldız bir basketbol oyuncusu olacak. Benim beklentilerim yüzünden değil, kendi beklentileri sayesinde. Onun standartları çok ama çok yüksekte. Siz daha sadece Tracy McGrady’nin başlangıcını seyrettiniz. Hala tam kapasitesine ulaşabilmiş değil. Ama herkesten çok bunun farkında olan yine kendisi. İşte bu yüzden onu bu kadar çok seviyorum. Tracy’nin Scottie Pippen ile kıyaslandığını duyuyorum. Bu bence mükemmel olur. Bence onun kadar iyi olacak. Şu anda değil ama olacak” Ama Rivers bile T-Mac’ten bir anda böyle büyük bir çıkış beklemediğini itiraf ediyordu: “Tracy’nin sayı atabildiğini biliyordum ama böyle şut atabildiği konusunda en ufak bir fikrim bile yoktu.”
    Takım arkadaşları ise Tracy’nin yeteneklerinden bahsederken, coachları Doc Rivers kadar temkinli yaklaşmıyordu. Mesela Monthy Williams, Tracy’nin yeteneklerini ancak Michael Jordan’la kıyaslıyordu: “Onun yetenekli olduğunu bekliyordum. Ama Jordan’dan beri her gece karşısındakileri geberten başka bir oyuncu görmemiştim. Eğer bakarsanız bunu yapan adam 2.00-2.02. Shaq ve Tim Duncan adamlarını harcayabilir çünkü onlar uzun. Ama McGrady’nin size’ında ve o yaşta, bir yıl bounca bu kadar oyunu domine eden birini uzun zamandır görmemiştim.” Tracy, belki majesteleri gibi olmasa da gerçekten attığını sokmaya başlamıştı ve yavaş yavaş sahadaki karakteri de yerine oturmaktaydı.
    Abra Kadabra Şutlar Potaya
    İnsanlar merak etmekteydi: Bu çocuk Toronto’dayken böyle şut atamıyordu ki!! Orlandoya gidince takımın ismi gibi sihirli bir değnek mi değmişti yoksa?? Dilerseniz cevabı T-Mac’ten alalım: “Jump shot’larım kesinlikle Toronto’dakine kıyasla daha iyi. Ben Toronto’dayken de iyi şut atabiliyordum. Ama kendime güvenim yoktu. Sanırım asıl fark bu. Şimdi kendime güvenim var ve sanki her attığım şut girecekmiş gibi hissediyorum. Tamamen kendine güven duygusuyla ilgili. Ben her zaman şut atabiliyordum. Eğer kendinize güveniniz yoksa şutlarınız da girmez.” Ayrıca Walker’ın üzerinde kurduğu psikolojik baskının oyununu ne kadar çok etkilediği her cümlesinden de anlaşılıyordu: “Umarım Doc Rivers, kariyerimin sonuna kadar benim coachum olur. Çünkü O, yaptığınız hatalardan çok herşeyinizi vererek oynayıp oynamadığıza önem verir. O, oyuncularını kollayan coach’lardan biri. Sürekli bunu belli eder. Yaptığınız hataları önemsemez. Ama sahanın iki ucunda da kendinizi kasmanızı ister. Bu tutumu gerçekten oyunculara güven veriyor çünkü ben kariyerimde güvensizlik duygusunu birkaç kez yaşadım. Hata yapacağımdan korkuyordum ve sürekli kenarda bir hareket var mı diye göz atıyordum. Şimdi Doc, bizim sahaya çıkıp oynamamıza izin veriyor ve hatalarımızı çok da önemsemiyor. Bu gerçekten oyuncuların kendilerine olan güvenlerinin gelişmesine yardım ediyor.” Tracy zihinsel bir rahatlamanın getirdiği yükselen performansı sayesinde All-Star’da ilk beş için kendisine yer ayırttı. Sezon sonuna gelindiğinde ise 26.8 sayı, 7.5 ribaund ve 4.6 asist ortalaması onu ligin en çok gelişme gösteren oyuncusu seçilmesini sağladı. 26.8 sayı ise o güne kadar 21 yaş ve altı bir oyuncunun sezon boyunca ulaştığı en yüksek rakamdı. Böylece takımın dizginlerini eline alan McGrady, Hill’in yokluğuna rağmen takımını yetenekli guard Darrell Armstrong ve çaylak Mike Miller’la playoff’a taşıdı. Toronto’yla ilk turda elenen T-Mac bu kez ikinci tur sevinci yaşamak arzusundaydı. Ama rakip de Milwaukee Bucks’tı. Tracy tüm sezon boyunca Grant Hill’in yokluğunun keyfini sürmüştü ama iş playoff’a gelince tek başına 3 süper yıldız: Ray Allen, Sam Cassell ve Glen Robinson’ı devirebilecek miydi? Tracy bu seride adeta tek başına bir takım gibi oynayarak sahada kaldığı ortalama 44 dakikada 33.8 sayı, 8.3 asist ve 6.5 ribaund’luk performansıyla Bucks’a kafa tuttu hatta bir maç da aldı ama T-Mac’in play off rüyası yine erken sona ermişti.
    Müzmin Sakat: Grant Hill
    T-Mac artık hem kendisini NBA’e kanıtlamış hem de kendisine olan güvenini pekiştirmişti. Ama yaşlı oyuncuların 21 yaşındaki bir “veledi” lider olarak kabul etmekte zorlanması ve Bucks karşısında tek başına kalmanın verdiği sorunlar nedeniyle artık Grant Hill’in sağlıklı bir şekilde oynamasını diliyordu. Üstelik Patrick Ewing gibi veteran bir NBA devi ve Horace Grant gibi usta bir oyuncu da takıma katılarak pota altının güçlenmesini sağlamıştı. Tam kadro olurlarsa belki playoff’larda iyi işler yapabilirlerdi. Ama Hill, yine birinden beddua işitmiş olacak ki daha lige yeni başladık derken sezonu kapattı. Ve bir kez daha tüm sorumluluk T-Mac’e yıkıldı. Çünkü Ewing artık kariyerinin sonuna gelmişti ve “20 sayı, 10 ribaund, 3 blokluk” günler geride kalmıştı. Darrell Armstrong’a gelince; bir kaç sezon takımı sürükleyen isim olmasına rağmen her yıl bir önceki performansını aratarak sıradan bir guard olmaya doğru ilerliyordu. Bir yıl öncesinin yılın çaylak oyuncusu seçilen Mike Miller ise iyi niyetli ama deneyimsizdi. Yine de tek kişilik ordu T-Mac, takımını sırtlamayı başardı ve bu performansı onun ikinci kez All-Star maçına seçilmesini sağladı.

    Orlando’nun Büyücüsü
    Philly’deki 2002 All-Star Maçı gerçekten bir çok ilginç olaylara ev sahipliğinde bulundu. Allen Iverson’ın yaptığı çılgın parti olay oldu. MVP seçilen Kobe Bryant, bencil oyunu nedeniyle “hemşerileri” tarafından yuhalandı. Ve Michael Jordan’ın boş potaya kaçırdığı smaç, belleklerde yer etti. Ama T-Mac, maç içerisinde öyle bir smaç yaptı ki 2002 All-Star haftasonuna damgasını vurdu. Bir hücum sırasında rakip potaya sakin sakin yaklaşan T-Mac, aniden çıldırarak topu panyaya fırlattı sonra da havada yakalayıp inanılmaz bir samaça imza attı ki bu hareket uzun yıllar boyunca insanların hafızasından kazınabileceğini sanmıyorum. Rahmetli Marylin Monroe yengemizin de kocası Arthur Miller’in gerçek bir hikayeye dayanan “Cadı Kazanı” romanını bilirsiniz. 17. Yüzyılda Salem’de başlatılan cadı ve büyücü avlarıyla tüm suçları yetenekli veya güzel olmak olan onlarca masum insan yakılır. Herhalde o zamanın insanları T-Mac’in bu smacını görseler adamı diri diri yakmakta çekinmezlerdi ki zaten takımının ismi de sakat. Tabii bu smaç yapıldığı zaman çok acımamız gereken bir kişi var. O da maçın istatistikçisi. Ben de bir bir basketbol istatistikçisi olarak şunu söyleyebilirim ki sahadaki oyuncuların bile ne olduğunu anlayamadığı bu pozisyonu bilgisayara kaydetmeye çalışan zavallı istatistikçi muhakkak yaklaşık bir kaç dakika işin içinden çıkamamıştır. Çünkü T-Mac sadece bir kaç saniye içinde şut, hücum ribaundu, smaç ve hatta asist sayılabilecek bir pozisyona imza attı hadi bakalım şimdi hangilerini geçerli sayacaksınız. Gelin de çıkın işin içinden.
    T(erminatör)-Mac
    Neyse efendim basketbol tarihinin en inanılmaz smaçlarından birini de hatırladıktan sonra Tracy’nin sezon sonundaki performansına dönelim. T-Mac, 25.6 sayı, 7.9 ribaund ve 5.3 asist ortalaması ile sakatlıklarla boğuşan takımını 44-38’lik galibiyet oranıyla yine playoff’a taşımayı becerdi ve All-NBA 1.takımına seçildi.
    Herkes T-Mac’in bu sefer play-off’larda neler yapabileceğini merak ediyordu. Yoksa yine tek başına rakip takımlara kafa tutmak zorunda mı kalacaktı? Cevap maalesef evet oldu. T-Mac sırasıyla 20, 31, 37 ve 35 sayı atmasına rağmen diğer oyuncuların nerdeyse hiç katkı sağlamaması sonucunda Orlando, Baron Davis’in Hornets’ına 3-1’lik skorla elendi. Bu şekilde sonra eren bir sezonun ardından artık tüm gözler bir kez daha Grant Hill’in üzerindeydi. Ve doktorlardan müjdeli haber geldi: Hill iyileşti!! Tabii geçtiğimiz sezonlarla kıyaslanınca seyrettiğimiz, Hill’in iyileşmiş haliydi. Hatta düşünün adam 29 maç sakatlanmadan dayanarak bir rekor bile kırdı kendi çapında. Ama yine sezonun ortasında Grant Hill’e doktor, T-Mac’e de çile yolu gözüktü. Tracy yine pes etmedi. Bu kez iyice Terminatörlüğe soyunarak 32.1 sayı gibi insan üstü bir istatistik yakaladı (1992-93 sezonunda Michael Jordan’ın 32.6 ortalamasından sonra ki en yüksek sayı ortalaması) ve sayı krallığına sonunda ulaştı.
    Yalnız bu yıl Tracy, sadece saha içinde yaptıklarıyla değil örnek davranışlarıyla da gündeme geldi. Örneğin 2003 All-Star maçına çıkacak Michael Jordan’a kendi yerini vererek ilk beşte başlatmak istemesi tüm basketbol severlerin alkışını aldı. (Tabii T-Mac, kendisinden iki kat yaşlı bir oyuncuyla oynarken neler hissettiği sorulunca: “Jordan’ı savunurken kendimden iki kat yaşlı birini tuttuğum için üzülmüyorum çünkü Jordan’ı asla küçümseyemezsiniz. Hala 40’ın üzerinde sayı attığı maçlar var. Öyleyse Jordan’ı göz ardı etmeyip sahada tüm gücünüzle onu savunmak zorundasınız yoksa size de hiç çekinmeden 30-40 sayı atabilir. Jordan nasıl sizi küçümsemeyecekse işi yavaştan almayıp tüm gücüyle üzerinize yüklenecekse siz de Jordan’a aynı şekilde karşılık vermek zorundasınız.” diyecek kadar da hırslı bir oyuncu.)
    Sadece Sayı degil Gönüllerinde Kralı!
    Ama geçtiğimiz aylarda (Maryland, Virgina gibi eyaletlerde dehşet saçan manyak) “Sniper” tarafından yaralanan Iran Brown isimli küçük çocuğun hayranı olduğunu gazetelerde okuduktan sonra önce hasta yatağındaki küçük çocuğa formasıyla beraber cesaret verici bir not yazıp göndermesi, ardından da çocuk iyileştikten sonra onu antrenmana götürüp basketbol oynaması T-Mac’i gönüllerin de kralı yaptı. Ama bildiğiniz gibi gönüllerin kralı olmak sizi playoff ikinci turuna taşımıyor maalesef. Hele Detroit gibi iyi savunma yapan bir takım karşısındaysanız. NTV ekranlarında Murat Kosova ve Kaan Kural ikilisinin sempatik yorumlarıyla izlediğimiz seride T-Mac yine istediğini bulamadı. Hoş adamcağız elinden geleni yaptı iki maç üst üste Detroit’e 46 ve 43 sayı atmak kolay değil. Tabii sevgili Memo’muza burdan T-Mac’in üzerinden yaptığı o enfes smaç dolayısıyla geçmiş olsun dedikten sonra tebriklerimizi de yollamayı ihmal etmiyoruz. Aslında Orlando sezon içinde Memphis’le yaptığı Mike Miller-Gordan Giricek& Drew Gooden takası sayesinde pota altına ve skorer guard pozisyonuna destek bulduğunu düşünüyordu. Ama Giricek Playoff’ta sönüp giderken. Gooden ise Ben Wallace’ın tecrübesine mağlup oldu. Üstelik Orlando seride 3-1 önce geçmiş ve saha avantajını eline geçirmişken kaybedilen bu seri, Tracy McGrady’nin Kevin “ birinci tur” Garnett’le kıyaslanmasına yol açmaya başladı. Ama doğrusunu söylemek gerekirse bence Tracy’nin bundan fazla yapabileği hiçbir şey yoktu. Eğer takımınızda 31.7 ortalama ile oynayan biri varsa ve siz bu seriyi kazanamıyorsanız sanırım burada suçu T-Mac’te değil de başkalarında aramak lazım. Özellikle de milyonlarca dolar alıp 3 sezonda toplam 60 maç bile oynamamış bir süper yıldızınız varsa ve bu süper yıldız salary cap’te elinizi ayağınızı bağlıyorsa yöneticilerin daha değişik yollara başvurması gerektiği doğal olarak akla gelmekte. Çünkü bu iş tek başına T-Mac’le olur mu? Asla!! Hatırlayacaksınız ki Michael Jordan bile tek başına Bulls’u şampiyon yapamadı. Ama ne zaman yanına Scottie Pippen, Horace Grant gibi oyuncular eklendi o zaman kimse şampiyonluğu onun elinden alamadı. Eğer Orlando yönetimi yeni bir Michael Jordan yaratmak arzusundaysa önce yapması gereken tek birşey var: T-Mac’in yanına “sağlıklı” bir Scottie Pippen bulmak!!

15 yazı görüntüleniyor - 61 ile 75 arası (toplam 173)